Şimdi… Şu anda… Bir ağustos ayı daha akıyor elimizden… Yarıladık seneyi… Ne ilginçtir ki, eskiden 2000’li yıllarda nasıl ulaşım araçları olacağı konusunda herkes bir “Uzay Yolu” senaryosundan çıkmış gibi hissederdi kendini… O çok sevdiğim Jetgiller’deki gibi olmalıydı mesela her şey… Anında görüntü… Robotlar… Uzaktan kumandalı bir yaşam… Gerçi hazıra alışmış bir toplumuz, bunlar da olsaydı çok kötü olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

Ben belki de biraz eski alışkanlıkların değerini bilenlerdenim. Çevremde gördüğüm, uzaktan gözlemlediğim her insanda olan şeyi ben istemiyorum mesela. Çok da umurumda değil…

Eski kafalılık değil bu… Sadece sanırım eskiye olan özlemlerden geliyor. “Eskiden olsa…” diye başlayan cümleler, sonu nereye gider bilinmez ama hep bir özlem yok mudur?

Eskiden bayramlar şöyle olurdu der, dururuz. Ben hatırlıyorum da çocukken gerçekten bayramlar da ayrı bir güzeldi. O heyecanı şimdi kaç çocuk yaşıyor? Bayram harçlığını alıp mendilinin arasına koyan kaç çocuk kaldı ki? ( Biz hâlâ o geleneği devam ettiriyoruz. )

Cebine attığın paranın miktarı da önemli olmuyor o küçük yürekler için. Sadece bir çikolata parası ya da okul ihtiyaçlarını karşılamaları için yetiyor. Artıyor bile… Artan bir de yüzlerdeki küçük tebessümler oluyor. Bu da size öyle iyi geliyor ki… Bir çocuğun yüzünde gördüğünüz o tebessüm her şeye değer…

Tanıyın ya da tanımayın… Sokaklarda o kadar çok çocuk var ki… Önce oturduğunuz semtten başlayın bu gözleme… Bakın onlara… Uzaktan seyredin… O masum kalplerin tek isteği ne diye sorun kendinize… Cevabı bulduğunuzda, yüzünüzde küçük bir tebessüm olacak. Buna inanıyorum.

Yazmak için en güzel saatler bu saatler… Şu an saat 02:15… 11 Ağustos 2011…

İçimden geldiği gibi yazıyorum dediğim bu ikinci bölümde geleceğimiz olan çocukları düşünüyorum. Şu an kaçı uyanıktır, bilmiyorum. Gelecek endişesi yok mudur onların? Sınav telaşları, yaşama endişeleri…

Öyle ki büyük bir yarışın içindeler daha küçücük yaşlarında… Ve öyle bir yarış ki onların çocukluğunu altüst ediyor gibi geliyor bana. Ne kötü… Bir çocuğun çocukluğunu yaşayamaması, oyun oynayamaması… Kötü olduğu kadar acı da… Düşünsenize bilgisayar başından kalkmayan oyun delisi bir nesil ve bunun peşinden de “Hayatı Sınav” olan bir gelecek… Elimde bir imkân olsa tüm sınavları kaldırırdım… Daha ilköğretimden başlayan ve en son noktasına kadar giden sınavlar bence herkesin kâbusudur. Ancak ne yazık ki her geçen gün daha da zorlaşıp durur. Hele işin içine skandallar, kopyalar da girerse ki bunu çok gördük ve göreceğiz. İşte o zaman ne şevk kalır, ne de inanç…!

Kimseye inancımız kalmadı ki… Güvenemiyoruz. Bu en üst düzey makamlar olsun ya da olmasın… Hep altında bir şeyler arıyoruz. Birbirine güveni olmayan bir toplum… Ve böyle bir toplumun yetişen nesli… Acaba dinleniliyoruz mu sorusu?

Şimdi yastıkaltı hikâyeler geliyor aklıma. Rutubetinden mevsimleştiğim anlarda… İşte böyle anlarda dinlediğim müziğin sesine hafifçe kaptırırım, şarkıların sözlerine ahenkle atarım kendimi… Mevsim rüzgârlarının iyice hissettirdiği bu ağustos gecesinde yapacak başka ne olabilir ki? Bunun cevabını birçoğunuzdan alıyor gibiyim. Sesinizi duydum…

Eskiye özlem dedim ya… Eskidendi gerçekten, bir somun ekmeğin çenesindeki kağıt parçası… Yıllar önceydi hatırlıyorum… Çok da güzeldi yazılı kağıdı alabilme çabamız. Tıpkı yaşam kavgası gibi… Bir somun ekmeğin ucundaki hafif yanık kağıt parçası… Bu da eskiye olan özlemlerimden…

Ve sokağa çıktığınızda düşünürsünüz insanlığı. Sokaktaki simitçi amcayı, küçük boyacı çocuğu, bi patisi ezilmiş kediyi… Hayat sokaklarda… Kapayın gözlerinizi ve düşünün… Şanslı değil misiniz? Şanslı değil miyiz?

O kadar çok şanslıyız ki… Dünya üzerinde yaşadığımız yerin, havanın, suyun değerini bilecek kadar şanslıyız. Bunun kıymetini bilmeyenlere diyecek sözüm yok tabii ki… Ancak gözlerinizi iyice açıp baktığınızda siz de bunun farkına varacaksınız.

Şu an açlık içinde yaşamaya çalışan milyonlarca çocuk canlanıyor gözümde… Afrika’da… Somali’de, Kenya’da ve Etiyopya’da gıdasızlıktan, kuraklıktan ölmek üzere olan küçük bedenler… Sizin öykünüzü izlemek kadar acı ne olabilir ki…

Şimdi tekrar düşünüyorum da… Şanslıyız… Bu şansın değerini bilmek dileğiyle… Çocuklar, inanın… Güzel günler göreceğiz… Göreceksiniz…

Reklamlar

About Nagihan Şekercioğlu

24 Şubat 1981 tarihinde Adapazarı’nda doğdu. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimini Sakarya’da sürdürdü. Doğayı, insanları, kısacası yaşamı keşfetme arzusuna fotoğraf eklendiğinden beri büyülü dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmaya başladı. Hayata vizörden bakmak… “IŞIK”, fotoğraf tutkunları için ne kadar önemliyse, bilgi de o kadar önemliydi O’nun için… Ailesinin ve aile büyüklerinin büyük desteği ile fotoğraf deneyimlerini kazandı. Camera Obscura’nın, fotoğrafın büyüsünü hareketli görüntü bilgileriyle yoğurduğu, sayısal görüntünün hayatında olan yerini öğrendiği, sinemadan, heykele, mimariden, ebruya, resme, kısaca bir bütün olan tüm görsel kültür dallarına tanık olduğu için çok şanslı olduğunu belirtmek istemektedir. Açılan yeni ufuklar, pencereler, değişen bakış açıları… Ve en önemlisi hayatına kattığı değer… Yaşamın büyüsüyle insanı anlayan, yorumlayan büyülü dünyada çalışmalarına devam etmektedir. “Hayata vizörden bakmak… Bakıp görebiliyor, görüp hissedebiliyor, hissedip bunu kalpten yaşıyor, paylaşıyorsak eğer çok şanslıyız demektir. Bir parça ekmeğin değerini bilen ve onu paylaşan, ne olursa olsun hayata gülümseyen iyi niyetli insanlarız. Şükürler olsun.” Nagihan ŞEKERCİOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s